May 15 2008

Yasamin Yankisinda Sevgiyi Paylasmak

Kategori: Hikayeilk_bahar @ 17:00

Hayata Yasanmaya Deger..
Merhaba!
Siz, siz olun insani degerlerinizi öldürmeyin! Aglamaksa aglamak, gülmekse gülmek, hüzünlenmekse hüzünlenmek, sevmekse sevmek. Insan bir makina degil, duygusuyla, merhametiyle, sevgisiyle insandir.
Ve nitekim yasamak. Tek bir dokunusta, bir bakista gizli, hissetmekle kalan sahici degerler… Yapay degerlerimizde büyüttügümüz, her seyi lükste,parada, maddiyatta aramanin, hirsin, bencilligin, çürümüslügün gerçek degeri ne olaki.
Hayatimiza o kadar çok karmasa ve ucuz degerler girdiki, her gün biraz daha kaos, biraz daha karmasa içinde yasamin farkina varmadan kaybolup gidiyoruz. O kadar çok acele yasiyoruzki hayati. Bir tabloya bakarken yada bir siiri okurken bile neyi anlattigini, üzerinde durup düsünmeye firsat bulamiyoruz.
O kadar çok sevgi varki yarim kalan, bu acelecilikten sevgileri bile yasayamiyoruz, paylasamiyoruz. Dostluklar bile sahte ve çikar iliskilerinden öteye geçmiyor. Farkinda misiniz? ne kadar çok özlüyoruz dogal dostluklari ve sevgileri.
Peki biz gerçekten dost olabiliyor muyuz insanlara, çikarsiz sevebiliyor muyuz insanlari?
Neden hep yalnizligi seçiyoruz çogunlukla, neden hep boguldugumuzu sanip kaçiyoruz insanlardan? Bu acelecilik bu korku bu kaçis niye? Sevgileri gerçek dostluklari öldürmüyor muyuz hep beraber, sevgilerimizi de öldürecek kadar sevgi katili olmuyor muyuz?
“Bir gün sormuslar Bektasi erenlerinden birine:”Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yasayanlar arasinda ne fark vardir? “diye.”Bakin göstereyim” demis ermis.
Önce sevgiyi dilden gönle indirememis olanlari çagirarak onlara bir sofra hazirlamis.Hepsi oturmuslar yerlerine. Derken tabaklar içinde sicak çorbalar gelmis ve arkasindan da dervis kasiklari denilen bir metre boyunda kasiklar.
Ermis “Bu kasiklarin ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir de sart koymus. “Peki” demisler ve içmeye tesebbüs etmisler. Fakat o da ne? Kasiklar uzun geldiginden bir türlü döküp saçmadan götüremiyorlar agizlarina.En sonunda bakmislar beceremiyorlar,öylece aç kalkmislar sofradan. Bunun üzerine “Simdi…” demis ermis.
“Sevgiyi gerçekten bilenleri çagiralim yemege.”Yüzleri aydinlik, gözleri sevgi ile gülümseyen isikli insanlar gelmis oturmus sofraya bu defa.”Buyrun” deyince her biri uzun boylu kasigini çorbaya daldirip, karsisindaki kardesine uzatarak içmisler çorbalarini. Böylece her biri digerini doyurmus ve sükrederek kalkmislar sofradan.
“Iste” demis ermis.”Kim ki hayat sofrasinda yalniz kendini görür ve doymayi düsünürse o aç kalacaktir.Ve kim kardesini düsünür de doyurursa o da kardesi tarafindan doyurulacaktir süphesiz.
Sunu da unutmayin:Hayat pazarinda alan degil, veren kazançlidir her zaman…”
Biliyoruz ki, düsündüklerimizle yasantimiz arasindaki ilintiler çogu kez özlenenin, umulanin disinda kaliyor. Toplum olarak da, bireysel olarak da, durmadan bir karamsarliga bir yilginliga dogru sürükleniyoruz. Bunlari söylerken edebiyat yaptigimi yada bilgiçlik tasladigimi sanmayin. salt bireycilik, bireysel saplantilar degil bunlar. toplumsal bir yangina dönüsmüs durumda.

Bunlari yazarken bir arkadasimin anlattigi ve yazarinin ismini bilmedigim kisa bir öykü geldi aklima. Hatirladigim kadariyla öykü söyleydi.
“”Daglik bir bölgede adam küçük ogluyla yürürken, oglan ayagini tasa çarpar ve can acisiyla, “Ahhhhh!”diyebagirir. Dagdan, “Ahhhhh!” diye bir ses gelir ve bu sesi duyan çocuk hayret eder. Merakla “Sen kimsin?” diye bagirir ; ama aldigi tek yanit “Sen kimsin?” olur. Çocuk bu yanita kizar ve, “Sen bir korkaksin!” diye bagirir.Dagdan aldigi yanit “Sen bir korkaksin!” dir. Babasina bakar ve “Baba ne oluyor?”diye sorar.

“Oglum, dikkat et!” diyen baba, vadiye dogru, “Sana hayranim!” diye bagirir.Ses “Sana hayranim!” diye yanitlar. Baba “Sen harikasin!” diye bagirdiginda, bu kez dagdan “Sen harikasin!” yaniti gelir. Çocuk sasirmistir, ama hala ne oldugunu pek anlayamamistir.

Baba ogluna durumu açiklar: ”Oglum, insanlar buna yanki derler ama; ama gerçekte YASAM’in kendisidir. Yasama ne verirsen sana onu yansitir. Yasam senin davranislarinin bir aynasidir. Eger yasaminda daha çok sevgi istiyorsan, insanlari daha çok sev. Eger sana saygili davranilmasini istiyorsan insanlara saygili davran. Eger baskalari tarafindan anlasilmak istiyorsan, önce baskalarini anlamaya gayret göster. Eger insanlarin sana hosgörülü ve sabirli davranmasini istiyorsan, önce sen insanlara karsi hosgörülü ve sabirli olmalisin.
Oglum yasamda ne ekersen onu biçersin. Bu doga yasasi yasamin her yönü için geçerlidir.”

Insanlarin yasami tesadüfler sonucu olusmaz; insanlarin yasami onlarin davranislarinin yansimasindan baska birsey degildir…

Bazen karsimizdakilerin varligina bile tahammül edemiyoruz, çarpik sagliksiz bir kisilige dogru sürükleniyoruz. Salt “Sevmeyi bilmek” baslikli yazimdan dolayi onlarca tehtit ve küfür maili aldigimi yazsam inanir misiniz?

Ey siz sessiz sevgilerin sessiz ortaklari… Bu serin gecenin islak damlaciklari bedeninize yayilirken, üsüyüp kaçmak yerine, Yüreginize sevginin sicakligini esir edin… Ve bunu kendinize bahsedilmis en kutsal ödül sayin. Sevin yalnizca sevin… Dünyanin en güzel seyi insanlarin sevildigini bilmesidir, daha da güzeli sevebilmesidir,sevmeyi bilmesidir. Sevmek hiç bir zaman çilginlik degildir. Sevmek insan tarafimizi bulmamizdir. Dünyada sevmeyenlere, sevemeyenlere acimali. Sevebilen insan kendini ve yasami kesfeden insandir, talihli insandir. Duygulu duyarli ve güzel insandir. Sevgidir insani yücelten, insanin yasamina anlam ve derinlik kazandiran. Sevmeyenler ve sevemeyenler ot gibi yasayip, ot gibi gidenlerdir. Ah evet, sevgisiz bir dünyada hala sevmeyi bilen siz duyarli dostlara selam, bilmeyenlere de bir mesaj iletiyorum bu sekilde…

‘”Dünyayi sairler yada çocuklar yönetse, o zaman dirlik düzenlik olur; çünkü ikisinin de yüregi sevgi doludur, ikisi de açik yüreklilikle yaklasir hem beyninin hem yüreginin sorunlarina” diyen yazara katilmamak mümkün mü?.

Beynimi beyninizin aydinligina yaslayip, yüregimi yüreginizin sicakligina, güzel, yalin yapmaciksiz duygularinizdan öpüyorum.

Yasami savunma sorumlulugu ve bilinciyle
mutluluklara

Adam Gibi adam Olmak

çevrende herkes sasirsa bunu da senden bilse
sen akli basinda kalabilirsen eger
herkes senden kusku duyarken hem kuskuya yer birakir
hem kendine güvenebilirsen eger

bekleyebilirsen usanmadan
yalanla karsilik vermezsen yalana
kendini evliya sanmadan
kin tutmayabilirsen kin tutana

düslere kapilmadan düs kurabilir
yolunu saptirmadan düsünebilirsen eger
ne kazandim diye sevinir
ne yikildim diye yerinir
ikisini de önem vermeyebilirsen eger

söyledigin dogruyu ve gerçegi büken düzenbaz
kandirabilir diye saflari dert edinmezsen
ömür verdigin isler bozulsa da yilmaz ve
yeniden koyulabilirsen ise

döküp ortaya varini yogunu
bir yazi turada yitirsen bile
yitirdiklerini dolamaksizin diline
bastan tutabilirsen yolunu

yüregine, sinirine dayan diyecek
direncinden baska seyin kalmasa da
herkesin birakip gittigi noktaya
sen dayanabilirsen tek basina

herkesle düsüp kalkip yine de erdemli kalabilirsen
unutmayabilirsen halki krallarla gezsen de
dost da düsmanda incitemezse seni
ne küçümser nede büyültürsen çevreni

her saatin her dakikasina
emegini katarsan alin terine
hakçasina bölüsürsen vicdanindaki adaleti
her seyiyle dünya önüne serilir
korktugun yerde el öpmez
hükümran oldugun yerde ezmezsen
oglum adam oldun demektir
üstelik adam gibi bir adam.


May 15 2008

Orman Perisinin Gülleri

Kategori: Hikayeilk_bahar @ 16:55

Orman Perisi’nin Gülleri
Yemyesil agaçlarla kapli ormanin birinde genç bir peri yasarmis. Bu peri çiçeklerden en çok gülleri severmis. Evinin bahçesinde renk renk güller yetistirirmis. Bu güller o kadar taze ve güzellermis ki gören herkes perinin güllerine hayran kalirmis. Peri de güllerini çok sever, her sabah onlari hem sular hem de onlarla konusurmus. Genç peri gülleriyle çok mutluymus, ama onu üzen bir durum varmis. Peri güllerini çok sevdigi için onlarin solmalarina dayanamazmis. Güllerin bir süre sonra solmasi çok dogalmis, fakat genç peri güllerinin solmasina çok üzülüyor, güllerinin hep ilk günkü gibi taze ve diri kalmalarini istiyormus. Kendi kendine “güllerim hep böyle güzel kalsa! O zaman hiç mutsuz olmam.” diyormus. Bir sabah çiçeklerini yine sularken perinin dikkatini sari renkte bir gül tomurcugu çekmis. Bu tomurcuk da diger gül tomurcuklari gibi pek güzelmis. Fakat rengi digerlerinden apayriymis. Çok daha güzel ve degisik bir tondaymis tomurcugun rengi. Bu yüzden, genç peri sari tomurcuga daha özenli bakmaya baslamis. Her sabah ona “küçük sari tomurcuk büyüyecek, kocaman güzel bir gül olacak” diye güzel sözler söylüyormus. Tomurcuk da bunu anliyormus gibi günden güne daha da güzelleserek büyümüs. Kocaman bir gül oldugunda ise bahçedeki diger güllerin arasinda tipki gökyüzündeki günes gibi isildiyormus. O kadar güzelmis ki onu görenler sari güle bakmaya doyamiyorlarmis. Peri de bunun farkindaymis ve çok mutluymus. Fakat sari gülün de bir gün solacagini bildigi için, içten içe bir üzüntü duyuyormus. Aradan bir gün geçmis, bir hafta geçmis, bir ay geçmis. Bu süre içinde bahçedeki bütün güller solmus, yerlerini yeni tomurcuklara birakmislar: güzel, sari gül disinda! Bir ay geçmesine ragmen sari gül solmamis, benzersiz güzelliginden hiçbir sey kaybetmemis. Peri ilk basta bu ise çok sasirmis fakat yine de sevinçliymis. Çünkü güllerinin en güzeli solmamismis. Iyi yürekli peri, her gün onu evinin penceresinden seyrediyor, onu özenle suluyor, ona güzel sözler söylüyormus. Gel zaman git zaman; peri, bu isten sikilmaya baslamis. Sari gül hiç solmuyormus, fakat bu periye artik  mutluluk vermemeye baslamis. Çünkü peri sari güle dair hiçbir umut tasimiyormus içinde. Önceden gülleri soldugu vakit, yeni tomurcuklarin ne zaman çikacagini merak ederek onlarla sabirla ilgilenir, umutla güllerinin açilacagi zamani beklermis. Fakat simdi sari gül hiç solmadigi için böyle düsünceleri kalmamis. Bu da periyi bir zaman sonra mutsuz etmis. Yetistirdigi güllerinin solmamasini isteyerek ne kadar yanlis düsündügünü anlamis. Her seyi dogal haliyle sevmek en güzeliymis. Bu yüzden o günden sonra orman perisi, dogadaki her seyi oldugu gibi kabul etmeye karar vermis. Orman perisi uzun yillar, bahçesinde yetistirdigi güllerle beraber evinde mutlu bir hayat sürmüs.


May 15 2008

Neden Hayatımızda Bir ÇoK Soru İşareti Var ???

Kategori: Hikayeilk_bahar @ 16:51

Sorunlar..
Hayvanlardan ayricalikli yapan beyin unsuruna sahip olan insanoglu , hala nefes alirken, yasamin içinde bende varim derken,aglayan,gülen,yürüyen,yoruldugunda oturan,kaçan otobüsün arkasindan kosan,kovalayan,yakalayinca binen,binince de “fazla bileti olan var mi?” diye soran,minibüsü kendi malimiz gibi kullanip istedigimiz yerde durduran, inen, yani bizler; elimizdeki,gönlümüzdeki ve hayatimizdaki güzelliklerin,sevgilerin ve paha biçilmez sevenlerin degerini NEDEN(?)kaybettigimiz zaman anlama becerisinde bulunuruz.Kaybedinceye kadar kan kusturup, kaybedince hiçbir günahi olmayan dizlerimizi NEDEN(?) döverek “onu seviyordum,canimdan bile çok seviyordum hem de, ayriliga neden olacak ben ne yaptim ki?” diyerek kulaklari tirmalayan bir sesle, giden balik büyük olur mantigiyla agit yakariz. Geri kazanmak ugruna daha önce yapmamiz gerekenleri NEDEN (?)is isten geçince, o baskasini sevince yapariz.Kirilan kalbi tamir etmek bu kadar kolay mi ki, NEDEN(?) kalp kirariz.Dogru olma!
k yerine NEDEN(?) yalanci, dürüst olmak yerine NEDEN(?) daldan dala konariz.Her seyde aleni olmak yerine NEDEN(?) riyakariz.
Seversek sevilecegimizi,bir adim yaklasirsak sevdigimize onun da iki adim yaklasacagini NEDEN(?) bilmeyiz.Sevdigimizin bize ihtiyaci oldugunda “çok isim var,gelemem” diyerek NEDEN(?) kaçmaya çalisiriz.Ilgiliye ilgisiz,ilgisize ilgili NEDEN (?)oluruz.Yasaklara uymayip dogrulardan NEDEN(?) kaçariz. Sevgi ile oksanmaktan, sevilmekten haz almak yerine, NEDEN(?) kaçariz ve de korkariz. At gözlügü takip etrafimizdan NEDEN (?) bihaberiz. Bizler hiç olumlu düsünmeyip,hep kuskulu,hep tedirgin ve hep kiskanç ve NEDEN(?) hep olumsuzuz.Bunlari çogaltmak,çogaltmak mümkün.
Sonuç olarak; NEDEN hayatimizda bir çok (?) soru isareti var.Ve NEDEN bu soru
Isaretlerini bizler var ederiz.Ve bu NEDEN ‘lere, NEDEN(?) NIÇIN(?) böyle oluyor diyemeyiz. Ve bu NEDEN(?) ve NIÇIN’ lere NASIL oluyor da çözüm bulamiyoruz.
Iste hayatimiz NEDEN,NIÇIN ve NASIL ’larla geçiyor.
Uyuyoruz NEDEN?
Uyanmiyoruz NIÇIN?
Degisir miyiz ? degisiriz ama NASIL?


May 15 2008

Karamanın Koyunu Sonra Çıkar Oyunu

Kategori: Hikayeilk_bahar @ 16:49

1243 senesi Kösedag savasindan ve bozgunundan sonra, Selçuklu ordusu çekilmis, Mogol ordusu yer yer Anadolu’yu istilaya baslamisti. Mogollar Müslüman olmadiklari için, Müslüman Türklere karsi çok düsmanca hareket ediyorlardi. Kuvvetçe çok üstün durumda bulunuyorlar ve her savasta galip geliyorlardi. Konya’yi istila ettikten sonra, Kerimüddin Karaman Bey zamaninda Karaman’in üzerine yürüdüler. Tarih takriben 1258 siralari idi. Karamanoglullari telasa düstüler. Zira Mogollar direnen yerlerde halki kiliçtan geçiriyorlardi. Ne yapip yapip, bu putperest Mogollari yenmek lazimdi. Karamanlilar basit bir harp hilesi düsündüler. Netice de Mogollar baskin yapacaklardi. Mogol ordusu Konya üzerinden Karadag’a dogru ilerliyorlardi. O tarihte Karadag ormanla kapli idi. Karaman askerleri koyun postuna bürünerek, bir koyun sürüsünün arasina karistilar. Sürü ile birlikte Mogol ordusuna dogru yaklasmaya basladilar. Mogol ordusu, sürüyü gasbetmek, yiyip içmek için bir kaç koyun yakalayip! kestiler, kizarttilar ve içkiyle beraber yemeye basladilar. Tam sizdiklari sirada, koyun postuna bürünen Karaman askerleri üzerlerindeki postlari atarak, Mogollarin üzerlerine çullandilar. Bir yandan da ormanda gizlenmis bulunan esas ordu, Mogollara hücum etti. Bütün Mogol ordusu orada yok edildi. Tek tük kaçip kurulabilen Mogollar da etrafa bu deyimi yaydilar.


May 15 2008

Çatlak Kova

Kategori: Hikayeilk_bahar @ 16:47

Bir zamanlar efendisinin evine nehirden her gün su tasiyan bir köle varmis .Bi iside boynuna astigi uzun bir sopanin uçlarina
taktigi iki büyük kovayla yaparmis.
Kovalardan biri çatlakmis.
Saglam olan kova her seferinde irmaktan efendisinin evine ulasan uzun yolu,dolu olarak tamamlarken,çatlak kova içine konan suyun sadece yarisini eve ulastirabilirmis.
Bu durum iki yil boyunca her gün böyle devam etmis .Köle her seferinde efendisinin evine sadece 1,5 kova su götürebilirmis.Saglam kova basarisiyla gurur duyarken zavalli çatlak kova görevinin sadece yarisini yerine getiriyor olmaktan dolayi utanç duyuyormus.
Iki yilin sonunda bir gün çatlak kova irmagin kiyisinda köleye seslenmis: “Kendimden utaniyorum ve senden özür dilemek istiyorum.” Neden diye sormus köle .Niye utanç duyuyorsun. Kova cevap vermis.
“Çünkü iki yildir çatlagimdan su sizdigi içintasima görevimin sadece yarisini yerine getirebiliyorum.Benim kusurumdan dolayi sen bu kadar çalismana ragmen,emeklerinin tam karsiligini alamiyorsun.”
Sucu söyle demis.
Patronun evine dönerken yolun kenarindaki çiçekleri fark etmeni istiyorum.” Gerçektende tepeyi tirmanirken çatlak kova patikanin bir yanindaki yabani çiçekleri isitan günesi görmüs.
Fakat yolun sonunda yine suyunun yarisini kaybettigi için kendini kötü hissetmis ve yine sucudan özür dilemis.Sucu kovaya sormus, “Yolun sadece senin tarafinda çiçekler oldugunu ve diger kovanin tarafinda hiç çiçek olmadigini fark ettinmi.Bunun sebebi, benim senin kusurunu bilmem ve ondan yararlanmamdir.Yolun senin tarafina çiçek tohumlari ektim ve her gün biz irmaktan dönerken sen onlari suladin.Iki yildir ben bu güzel çiçekleritoplayip onlarla efendimin sofrasini süsleyebildim.Sen böyle olmasaydin,efendimde evinde bu güzellikleri yasayamayacakti.”

Hepimizin kendimize has kusurlari vardir.Hepimiz aslinda çatlak kovalariz.Kusurlarinizdan korkmayin.Onlari sahiplenin.Kusurlarinizda gerçek gücünüzü buldugunuzu bilirseniz,sizde güzelliklere sebep olabilirsiniz.


May 15 2008

Kibritçi Kız

Kategori: Masalilk_bahar @ 16:43

Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu.
Çocuklar koşuyorlar, birbirlerine kartopu atıyorlardı. Gecenin zevkini en çok onlar çıkarıyorlardı. Kahkahalarla gülüyorlar, sevinçle haykırıyorlardı.
Yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında değillerdi. Ufak bir kız çoçuğu. Başı açık, elbisesi yama içinde, yoksul bir kızcağız. Bir kapının önüne büzülmüş, çıplak ayaklarını altına almıştı. Soğuktan morarmış tir tir titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi.

Yavrucağız da sanki donmuş, bir buz parçası kesilmişti.
Geniş bir mukavva kutunun içine sıralanmış kibrit kutularına bakarken gözleri yaşarıyordu.
Evet, bu bir kibritçi kızdı. O gün bir tek kutu kibrit bile satamamıştı. Satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kalkıp evine gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kase sıcak çorba içerdi. Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını annesine söylemekten çekiniyordu. Soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık,incecik sesiyle “Kibrit var, kibrit”diye bağırıyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu…

Ah hiç olmazsa ayaklarında terlikleri olsaydı! Biraz önce, sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın önünden kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı.
Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış hınzır bir çocuğun terlikleri kapıp kaçtığını görmüştü. Arkasından seslenmişti ama, çocuk alaylı alaylı seslenerek koşa koşa uzaklaşmıştı.

Kibritçi kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa kıvrılıp oturmuştu.
Parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı. Kızcağız bu acıya dayanamadı, kutulardan birini açıp bir kibrit çıkardı. Parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde güçlükle tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, turuncu bir alev.

Zavallı kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarını ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürül gürül yanan bir ocağın karşısındaydı. Gözleri aleve dikilmiş, düşlere dalmıştı: Güzel bir odada, büyük bir ocağın karşısında oturuyordu. Arkasında kalın bir yünlü hırka, ayaklarında kürklü terlikler vardı.

Isınmış, terlemeye bile başlamıştı… Derken kibrit sönüverdi. Kibritin sönmesiyle, o tatlı düşlerde sona ermişti. Kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya başlamıştı.
Bir kibrit daha yaktı. Bu sırada soğuk bir rüzgar esti. Kız kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. Öbür elini aleve siper etti. Aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi, birden açıldı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı. Kar gibi bembeyaz örtü yayılmış bir masanın üzerine tabak tabak yiyecekler dizilmişti. Sofrada gümüş şamdanlar yanıyor, odayı gündüz gibi aydınlatıyordu. Kızcağız’ın gözleri sofranın ortasında, büyük bir tabağa konulmuş, nar gibi kıpkırmızı kaz kızartmasına dikilmişti. Ağzı sulandı. Elini oraya doğru uzattı. Kibrit yana yana sonuna gelmişti, parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere atıverdi. Atmasıyla birlikte, yılbaşı sofrası siliniverdi, gözlerinin önüne taş duvar yeniden dikildi.

Üçüncü kibrit daha fazla düşler yarattı:Bir yaz gecesi…Kibritçi Kız kırda bir ağacın altına oturmuş, yıldızlara bakıyor. Gece olduğu halde hava sıcak. Altındaki toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyor… Küçük kız gözlerini yıldızlardan ayıramıyordu. Uzaktan uzağa gece kuşları ötüyor, kurbağalar bağrışıyordu.

Derken bir yıldız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek uzaklaştı, söndü. Kızcağız: ‘işte, biri daha öldü’ diye mırıldandı. Bir gün, ninesi söylemişti: Her yıldız düştükçe yeryüzünden biri ölürmüş… Ninesini bir daha görebilmek için bir kibrit daha çaktı. Soğuktan kaskatı kesilmiş, beyni durmuştu. O şimdi sokak ortasında olduğunu unutmuş, düşler dünyasına dalmıştı. Kibritin alevinde yine ninesini görüyor, onun sesini işitir gibi oluyordu. İşte ninesi geliyordu. Lapa lapa yağan karların arasından bir melek gibi iniyordu… Geldi, geldi…Kollarını açtı, torununu kucakladı, aldı göklere doğru götürdü…
Ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş kalmış kızcağızın ölüsünü buldular. Yanı başında bir sürü boş kibrit kutusu vardı.

-Zavallı kız ısınmak için bütün kibritlerini yakmış dediler… Bu kibritlerin alevinde onun ne düşler gördüğünü bilemezlerdi ki.


May 15 2008

Uyuyan Güzel

Kategori: Masalilk_bahar @ 16:34

Bir zamanlar bir Kral ile Kraliçe bir kız çocukları olunca bu mutlu günün şerefine bir ziyafet vermişler. Ziyafetten sonra Kral çevresindeki insanlara baba olmanın kendisini nasıl mutlu ettiğini anlatmış, zira yıllar yılı karısıyla birlikte hep bir çocuk sahibi olmayı beklemiş durmuş. Sonra bebeğin altını değiştirmeyi yeni öğrendiği sıralarda başına gelenleri anlatırken konukların hepsini güldürmüş. Derken konukların bebek Prenses’e hediyelerini verme zamanı gelmiş.
Herkes hediyelerini verdikten sonra sıra on iki periye gelmiş. “Benim Prenses’e hediyem Mutluluk,” demiş birinci peri. Konuklar sevinçle alkışlamışlar, Kral’ın ağzı kulaklarına varmış.
“Benim hediyem Güzellik,” demiş ikinci peki. “Benim hediyem Akıl,” demiş üçüncüsü. Böylece on bir peri hediyelerini tek tek vermişler.
On ikinci peri tam hediyesini vermek üzereymiş ki, bir gök gürültüsüyle sarsılmış bütün saray. Kapılar ardına kadar açılmış, içeriye yaşlı bir kadın girmiş ayaklarını sürüye sürüye. Onu gören herkes korkudan gözlerini kapatmış.

“On üçüncü peri!” diye bağırmışlar hep bir ağızdan.
“Bana davetiye yok mu Kral?” demiş on üçüncü peri korkun sesiyle kapı ağzından.
“Sana davetiye yollamayı unutmuş olmalılar,” demiş Kral kem küm ederek. “Hizmetkârlar! Sofrada hemen bir yer daha açın! Çabuk!” Aslında Kral onu bile bile davet etmemiş, çünkü sarayda periler için sadece on iki altın tabak varmış. O da düşünmüş taşınmış, çareyi birini davet etmemekte bulmuş.
On üçüncü peri minik Prenses’in kundağının yanına gitmiş. Bebek agu deyip minik elini ona doğru uzatmış. Derken peri birden, “Benim de prensese hediyem, on beşinci yaş gününde parmağına iğ batar batmaz ölmesi,” demiş iğrenç bir kahkaha atarak.
Yine bir gök gürültüsüyle, kötü peri kaybolup gitmiş. Sarayın kapıları gürültüyle kapanmış ardından. Korkunç bir sessizlik kalmış geriye. Sonra Kraliçe ağlamaya başlamış.
On ikinci peri öne atılmış. “Ben hediyemi vermedim daha,” demiş yumuşak bir sesle. “Kötü büyüyü bozamam belki, ama onu değiştirebilirim. Benim hediyem de büyüyü, Prenses’in parmağına iğ battığında ölmesi yerine, yüz yıl uyuması şeklinde değiştirmek olsun o zaman.”
Yıllar geçmiş aradan. Bebek büyümüş, sağlıklı, güzel, mutlu ve akıllı bir genç kız olmuş. Kral’la Kraliçe kötü büyüyü çoktan unutmuşlar. Zaten ülke içinde ne kadar iğ varsa, daha Prenses bebekken yok edilmiş. Prenses uzun yıllar güvendeymiş.
Fakat tam da on beşinci yaşına bastığı gün Prenses daha önce hiç fark etmediği bir kapı keşfetmiş. Kapıyı açmış, kıvrıla kıvrıla yukarı çıkan bir merdivenle karşılaşmış. Merdiveni çıkınca üzerinde altın bir anahtar bulunan bir kapıya varmış. Kapıyı açınca, içerdeki küçük odada tekerlekli bir şeyi çalıştıran yaşlı bir kadın görmüş. “Ne yapıyorsunuz öyle?” diye sormuş prenses. Yaşlı kadın gülümsemiş. “İplik eğiriyorum!” demiş. “Orada öyle bakıp durma. Gel, bir de sen dene, hadi.” İği Prenses’e doğru uzatmış.
O anda olanlar olmuş. İğin sivri ucu Prenses’in parmağına batmış, Prenses hemen yere yığılıp kalmış. Dışarıda, avluda tavuklar gıdaklamayı kesmiş. Prenses’in köpeği, aşçının kedisini kovalamaz olmuş. Çalışma odasında kızının doğum günü davetiyesini yazmakta olan Kral’ın elinden kalem düşmüş. Mutfaktaki ocaklar yanmaz olmuş. Tüm saray uykuya dalmış.
Yıllar yavaş yavaş akıp geçmiş. Saray unutulmuş. Ama olaydan yüz yıl kadar sonra bir gün yakışıklı bir Prens o civardan geçiyormuş. Uzaklarda dikenli çalılarla kaplı bir yer gözüne ilişmiş. Adamları gülerek bu büyülenmiş sarayla içindeki uyuyan güzel hakkında duydukları bir hikâyeyi aktarmışlar ona. ‘Ya doğruysa,’ diye düşünmüş prens ve atını dikenli çalılarla kaplı yola sürmüş.
Önce çalılardan geçilecek hiç yol bulamamış. Çalılar hem çok sıkmış ve hem de üstüne tırmanılamayacak kadar dikenliymiş. Bakmış olacak gibi değil, çekmiş kılıcını ve yolunu açmak için çalıları kesmeye başlamış. Çalılıkları aşan Prens gördüklerine inanamamış. Her yer bir heykel gibi kıpırdamadan duran hayvanlar ve insanlarla doluymuş. Sarayın içinde dolaşmış. Güneşle aydınlanan pencerelerde tek bir sinek bile vızıldamıyormuş. Hiç kimse kımıldamıyor, hiç kimse cevap vermiyormuş sorularına.
Derken kapısı yarı açık bir kuleye varmış. İçeri girmiş, kıvrıla kıvrıla yukarı doğru uzanan bir merdivenle karşılaşmış. Prens, merdivenlerin bittiği yerde, tepede altına benzer bir şeyin parladığını görür gibi olmuş. Merdivenleri çıkmış ve kendini Prenses’in önünde bulmuş. “Uyuyan Güzel,” demiş fısıltılı bir sesle. Kızın güzelliğine dayanamamış, eğilip dudaklarından öpmüş.
Prens onu öper öpmez Prenses gözlerini açmış. Onun uyanmasıyla birlikte sarayın mutfağında ocak tekrar yanmaya başlamış. Çalışma odasında Kral elinden düşürdüğü kalemi almış ve kızının doğum günü davetiyesini yazmaya devam etmiş. Tavuklar yerdeki buğday tanelerini gagalamaya başlamış.
Kulenin en üst katındaki odada Prenses karşısında Prensi görmüş. Yüz yıldan sonra ilk defa dudaklarında bir tebessüm belirmiş. “Benimle evlenir misin?” diye sormuş Prens fısıltıyla. “Evet!” demiş Prenses ve Prensi öpmüş. Kral bu güzel haberi alınca muazzam bir ziyafet hazırlatmış. Prens ile Prenses evlenmişler ve ömür boyu mutluluk içinde yaşamışlar.


May 15 2008

Kül Kedisi

Kategori: Masalilk_bahar @ 16:32

Bir zamanlar güzeller güzeli bir kız varmış. Annesi ölünce babası yeniden evlenmiş. Üvey annesi de ilk evliliğinden olan iki kızıyla birlikte gelip eve yerleşmiş.
Bu iki kız, yeni kız kardeşlerinden hiç hoşlanmamış. Odasında ne var ne yoksa tavan arasına fırlatıp atmışlar. Ona bir kardeş gibi davranmak şöyle dursun, bütün ev işlerini üzerine yıkmışlar.
Ev işleri bittikten sonra bile kızın onlarla oturmasına izin verilmiyormuş. Akşamları, mutfakta, sönmekte olan ocağın önünde duruyormuş tek başına, ellerini küllere doğru tutup ısınmaya çalışarak. Bu yüzden üvey kız kardeşleri ona “Külkedisi” adını takmışlar.
Bir gün iki kız kardeşe sarayda verilecek bir balo için davetiye gelmiş. İkisi de heyecandan deliye dönmüşler. Herkes Prens’in evlenmek istediğini biliyormuş. ‘Bakarsın ikimizden birini seçer, belli mi olur?’ diye düşünmüşler.
İki kız kardeş de kendilerini mümkün olduğunca güzelleştirmek için hemen kolları sıvamışlar. Fakat maalesef bu biraz zormuş, çünkü Külkedisi’nin aksine bayağı çirkinmiş her ikisi de!

Balo akşamı, üvey kardeşleri gittikten sonra Külkedisi mutfakta oturmuş ve için için ağlamaya başlamış. “Neyin var, neden ağlıyorsun Külkedisi?” diye sormuş bir kadın sesi.
“Ben de baloya gitmek istiyordum,” demiş hıçkırarak Külkedisi.
“Gideceksin öyleyse,” demiş ses. Külkedisi duyduğu sese doğru dönüp bakmış, şaşkınlıktan donakalmış.
Güzel bir kadın duruyormuş yanı başında.
“Ben senin peri annenim,” demiş kadın. “Şimdi kaybedecek zamanımız yok! Bana bir balkabağı getir hemen!”
Külkedisi bir balkabağı getirmiş. Peri annesi sihirli değneğiyle dokununca, balkabağı birdenbire altından bir fayton oluvermiş.
“Şimdi de altı fare…” Külkedisi altı fare bulup getirmiş, peri annesi onları hemen ata dönüştürmüş.
“Bir sıçan…” Onu da arabacı yapmış.
“Ve altı kertenkele…” Onları da faytonun arkasında koşacak altı uşağa çevirivermiş.
Nihayet Külkedisi’ne gelmiş sıra. Peri değneğiyle bir dokununca Külkedisi’nin yırtık, pırtık giysileri nefesleri kesecek harika bir elbiseye dönmüşmüş. Ayaklarında bir çift camdan ayakkabı pırıl pırıl parlıyormuş.
“Bir şey var yalnız,” demiş Peri. “Gece yarısına kadar eve dönmelisin. Saat on ikide elbisen tekrar eski giysilerine, faytonun balkabağına, atların fareye dönüşecek. Prens’in bunu görmesini istemezsin herhalde? Şimdi git, dilediğince eğlen.”
O gece Külkedisi balonun yıldızı olmuş. Baloya katılan hanımlar (özellikle de iki üvey kız kardeşi) onun elbisesini çok beğenmişler ve terzisinin adını öğrenmek için ona yalvarmışlar. Beyefendilerin hepsi onunla dans etmek için birbirleriyle yarışmışlar.
Prens ise götür görmez ona âşık olmuş! Ve o andan sonra hiç kimseye bu kızla dans etmek için izin verilmemiş.
Saatler saatleri, dakikalar dakikaları kovalamış ve Külkedisi saat tam on ikiyi vuracağı sırada evde olması gerektiğini hatırlamış.
“Gitme!” diye seslenmiş Prens arkasından, ama Külkedisi bir an bile durmadan koşup oradan uzaklaşmış. Sokağa çaktığında elbisesi tekrar eski elbiselerine dönüşmüş. Geriye kala kala camdan ayakkabıların bir teki kalmış. Diğer tekini nerede kaybettiğini bilmiyormuş.
O gece Külkedisi uyuyana kadar ağlamış. Hayatının bir daha asla o geceki kadar harika olamayacağını düşünüyormuş.
Ama bu doğru değilmiş. Ayakkabının diğer tekini sarayın merdivenlerinde bulmuşlar. Ertesi sabah Prens ev ev dolaşıp ayakkabıyı tek tek bütün genç kızlara denetmiş. “Bu ayakkabının dün gece karşılaştığım güzel sahibini bulamazsam yaşayamam,” demiş.
Derken Külkedisi’nin evine gelmiş. Üvey kardeşleri ayakkabıyı denemişler. Olmamış. Ayaklarına girmemiş bile.
Prens çok üzgünmüş, çünkü uğramadığı sadece birkaç ev kalmış. Tam oradan ayrılacakken evin hizmetçisi dikkatini çekmiş.
“Hanımefendi,” demiş Prens Külkedisi’ne, “bir de siz deneseniz?”
“O mu deneyecek? Ne münasebet!” diye haykırmış üvey kardeşler.
Fakat Prens ısrar etmiş. Külkedisi’nin ne kadar güzel bir kız olduğu gözünden kaçmamış. Tabii ayakkabı Külkedisi’nin ayağına kalıp gibi oturmuş. Prens diz çöküp Külkedisi’ne evlenme teklif ederken iki üvey kardeşe de öfke ve kıskançlıkla olanları seyretmek kalmış. Külkedisi Prens’in teklifini kabul etmiş ve bir ömür prensle beraber mutlu bir şekilde yaşamışlar.


May 14 2008

Kategori: Duvar Yazılarıilk_bahar @ 21:05

Üzülme son gülen sen olacaksın. Çünkü hep gec anlıyorsun.
Çocuk yap aklını oynat.
Evlilik hıyardır. Acak evlenince anlarsın.
En iyi patron ZAM yapandır.
Hayat bir don gibidir, kısa ve pislenmiş.
Tecrübe hayatta yenilen kazıkların bileşkesidir.
Atom silahlarına evet de, komik çocukların olsun
Aşkım, aşkımıza NOKTA koyma, sana istedigim kadar VİRGÜL vereyim.
Aşk salakların yüzdügü bir havuzdur ama beni ittiler.
Size DOYUM olmaz. Ben bir ÇORBA içeyim.
Sınava kopyasız girmek, savaşa silahsız girmek gibidir.
Allah yürü ya kulum dedi. Bende arabamı sattım.
Karım öyle hamarat ki, çok iyi kafa ütüler.
Allah kadını yarattı,erkek Allah yarattı demedi.Aşk, elmayı yemekle başlar, ayvayı yemekle biter.
Bütün kızlar çiçek olsun, arı olmazsam adiyim.
Zamlar memurun stres topudur.
Love: aşk, Lavuk: aşık
KUMARI bırakacağıma BAHSE girerim.
Bizi çekemediler, halat koptu cınım. 
Koş Ali koş. Baban karneni gördü.
Bebeğe araba çarpmış fakat ölmemiş, neden? Çünki bebeğin bezi BARİYERLİymiş.
Ey dağları taşları yaratan rabbim. Herşeye bir güzellik ayrı bir tat, insanlara akıl, mantık,zeka dağıtırken bu yazıyı okuyan öküzü niye unuttun.
Aşk bir sudur. İç iç kudur.
SaçMALANMAZ taranır.
Yangın dolabını açma yoksa YANG kızar.
Bu erikSON, başka erik yok.
İstediğinizi söyleyin emniyettesiniz dediler, söyledik, EMNİYET’teyiz…
Egemenlik kaytsiz şartsız ve %21.8 milletindir!
Ayakkabının kalleşi ayağı arkadan vurur.
Bekarlık canıma tak etti. Bende KIZ kulesini kaçırdım.
Birgün adam gidiyormus, çukura düsmüs ölmüş. Çünkü adam körmüs.
Alkol yavaş yavaş öldürür. cevap: Kimin acelesi var?
İçmek problemlerini çözmese de, sana bir sürü yeni ve ilginç problem yaratir. Yeni yil iptal edildi. Çünkü eskisini buldular!..
Maliyeden yeni bi vergi daha ”duvar yazisi vergisi” Flaş…Flaş… Flaş… Fatih Terim GS’da. Cep telefonunu kapat! Monitörümde depreme sebeb oluyor.
Hirsizlar, hortumcular! Nereden Buldun Yasasi ertendi, Yasasin!.
Bu yazıyı FARKEDERSEN, FARKEDECEKSIN ki bu yazıyı FARKETMEN ya da FARKETMEMEN hiç FARKETMEZ. Sen en iyisi bu yazıyı hiç FARKETME.
Aşk bir muz kabuğudur. Bastını AYAĞIN değil HAYATIN kayar..
Şu araba benim olsun. 5 milyar borcum olsun. SATINCA ÖDERİM.
Türküm, Doğruyum, Çalışkanım.Ben bu krizlere alışkınım.
Bir hortumcu Türkiye’ye bedeldir.
Vatandaş çok BONKÖR. Krizlerin faturasını o ödüyor çünkü..
Artık her çocuk ZAMane çocuğu.
KERİZİ çok olan yerin, KRİZİ erken olur.
Ülkemdeki ZAMLAR, yağmur gibi DAMLAR.
Ekonomi kilitlendi. RESET’leyelim lütfen.
Zamlaya zamlaya kriz olur.
Eskiden zamPARA’ydım. Kriz geldi zamSEFİL oldum.
Türkiş şeytan üçgeni; Kriz, Develüasyon ve Zam.
Bir Derviş, bir yokmuş. Bize yine masal anlatılıyor galiba.
Eskiden ekmek aslanın ağzındaydı. Şimdi aslanda aç.


May 14 2008

Güzelmi Acaba

Kategori: Güzel Sözlerilk_bahar @ 21:03

*Gördüğüm en güzel rüya senin olduğun,
Duyduğum en derin sevgi senin eserin,

Gördüğüm en güzel dünya senin gözlerin,
Ve kurduğum en güzel hayal sensin.

Seviyorum sevmenin acı verdiğini Her sevenin sevilmediği bile bile … Ama yine de bir umut taşıyorum .Belki seven sevilir diye.

Herzaman gül, hayata gülücük şaç, gülmeyi benimse, Çünkü senin bir gülüşün için, Koca dünyada yaşayan biri mutlaka biri vardır.

Güneşin doğduğu yerde parlayan bir ışık görürsen.Bilki senin için yanan kalbimdir.

Bazen sana gayesiz, raslantısal bakardım… Sense kaçırırdın gözlerini benden. Oysa , sana bakarken gözlerinde kalbini görürdüm.
Gözlerin olmadan da kalbini göreceğimden habersizdin. Ve hatta sana bakmadan seni hissettiğimi bilmezdin

Titrer durur ellerim yanında. Vücudum ürpermeyle dolar. Üşüyorum ben yanında. Çünkü varlığın içime serinlik veriyor

İçim o kadar senle doldu ki… İnsanlar seni gözbebeklerimde görürler diye bakmaya korkar oldum

Öyle güzeldin ki! Ama bir gün anladım yüzündeki güzelliğin ruhundan geldiğini. Öyle güzeldin ki! Anladım seni güzel gören benim gözlerimdi.
Sevgimin güzelliğiydi seni güzelleştiren.

Eğilip gözlerime baktı: seni seyredebilirmiyim dedi usulcacık. Sandım eylemlerin, insanların gözlerimde ve yüzümde oynaşmasını Seyredecek.
“Evet” dedim belli belirsiz. Yumdu gözlerini. şaşırdım. Sonra anladım ki kalbinde seyrediyordu beni.

Ufukta bir gemi görsem seni taşıyan, Mavi denize dalardım geriye bakmadan .Uçsuz bucaksız mavilikte arardım beni .Taa ki beni sende bulana kadar.

Ay yıldıza mutluluk fısıldarken.Gökyüzü sevincini yeryüzü ile paylaşırken.Ben sana bir parça mutluluk yolluyorum.içindeki umut çiçekleri hiç solmasın diye

Hani gözler varya sözleri anlatır, Hani sözler varya gözleri aglatır, Hani anlar varya değeri geç anlaşılır,Bir de aşk varya seni bana anlatır..

Başını göğsüme yasladığında tek bir düşmanım vardır: O da geçip giden zaman…

Seni düşünür , seni özlerim , Sevgilerin özlemlerin derinliğinde .Ne olur kır şeytanın bacağını birkez beni hatırla , Bir sonbahar serinliğinde..

Kalbimi kırmak suya yazı yazmak kadar zordur. Kalbimi düzeltmek ise gece doğan güneşe dokunmaya benzer. Sen o suya yazı yazdın.Şimdi güneşin doğmasını bekle.


« Önceki sayfaSonraki sayfa »


 

 

KayboldumFM
Online Saya? WWW.ADA.COM